|
İstanbul kanalizasyonunun İstanbul’u çevreleyen denizlerin su kalitesi ve canlı yaşam üzerindeki etkisini araştıran bilim insanları, kirlilik düzeyinin tehlikeli boyutlara ulaşmış olduğunu söylüyor.
İstanbul kanalizasyonunun İstanbul’u çevreleyen denizlerin su kalitesi ve canlı yaşam üzerindeki etkisini araştıran bilim insanları, kirlilik düzeyinin tehlikeli boyutlara ulaşmış olduğunu söylüyor. Ve bu durumu atıksuların büyük bir kısmının, biyolojik arıtmaya tabi tutulmamadan, derin deniz deşarjı adı verilen uygulama ile denizlere boşaltılmasına bağlıyor. Oysa İSKİ yetkilileri, son yıllarda İstanbul’un çeşitli semtlerinde devreye giren yeni atıksu arıtma tesisleri sayesinde, deniz suyu kirliliğinde eskiye oranla büyük düzelme sağlanmış olduğunu ileri sürüyor. İSKİ, biyolojik arıtma için önemli yatırımlar başlattı...
“Son yapılan revizyon ile, koleksiyon yani toplama anlamından gelen ‘kolektör’ kelimesi, yani toplayıcı kanallar İstanbullulara ‘arıtma’ olarak lanse edildi. Gerçekte ise, İstanbul atıksuyunun ve buna ek olarak toplayıcı kanallar (kuşaklama kolektörleri) aracılığı ile Haliç’in kirletici unsurlarının tümü, neredeyse hiç bir arıtmaya tabi tutulmaksızın Marmara Denizi’ne “derin deniz deşarjı” adı altında basılıyor.
İstanbul’un deniz suyu kirliliği konusu, daha çok insanların serinlemek için kent plajlarına akın ettiği yaz aylarında gündeme geliyor. Oysa denizde yüzerken beş duyumuzla algıladığımız kirlilik, aslında esas zararı mikroskobik ölçekte veriyor. Bu kirliliğin ana nedenlerinden biri, Hidrobiyolog M.Levent Artüz’e göre atıksuların gerektiği gibi arıtılmadan denizlere derin deniz deşarjı adı altında boşaltılması.
Derin deniz deşarjında atıksular, denizaltından giden 1000-2000 m. uzunluğunda borularla 25-70 m.derinliğe pompalanıyor. Örneğin Kadıköy ön arıtma tesisinde atıksular 2308 m. boru ile 51.5 m. derinliğe boşaltılıyor.
BOĞAZ AKINTILARININ ROLÜ
Artüz, “Marmara Denizi’nde Süregelen Karasal Kökenli Kirlenmenin Kökeni ve Boyutları” isimli makalesinde, üstte Karadeniz’den Marmara Denizi’ne, altta Marmara’dan Karadeniz’e yol alan bu akıntıların İstanbul kanalizasyon projelerinde çok önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Atıkların alt akıntıya verilmesi prensibine dayanan bu projelerde, ön arıtması yapılan atıkların, biyolojik arıtma görmeden Karadeniz’e sevk edilmesi öngörülür.
Artüz, Boğaz akıntılarının bir çöp konveyörü gibi kullanılmasının sakıncalarını şöyle açıklıyor:
“Akdeniz’den Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi yolu ile Boğaziçi’ne ulaşan alt akıntı, tümü veya hiç değilse çok büyük bölümü ile Boğaz’ın Karadeniz’e açılan ağzındaki 50 metre dolayındaki eşiği aşarak Karadeniz’in hidrojen sülfürlü derinliklerine akıyor. Dolayısıyla bu akıntıya yüklenecek her türlü evsel ve endüstriyel atık, akıntı ile birlikte Karadeniz’in sularına taşınır. Oysaki daha 1950’lerde yapılan gözlemlerde bu akıntının zaman zaman durduğu ve zaman zaman yavaşladığı ve hatta bazen ters yönde akabildiği tespit edilmişti.”
Artüz’ün bildirdiğine göre daha sonraki araştırmalarda da alt akıntının ancak çok az bir kısmının Karadeniz’e ulaştığı ortaya çıkmış.
İstanbul kanalizasyon projelerinde öngörülen bir diğer parametrenin ise, üst ve alt akıntının taşıdığı su kütlelerinin hacim olarak sabit olması olduğunu açıklayan Artüz, bu konuda da şu bilgileri veriyor:
“Bu hacimler üst akıntı için 1260m3/saniye ve alt akıntı için 6100 m3/saniye olarak alınmış ve tüm projeler bu sabit rakamlardan hareket edilerek yapılmış. Oysa 1945’ten günümüze kadar yapılan ölçümler bu değerlerin düşünüldüğü gibi sabit olmayıp, aksine mevsim ve hava koşullarına göre değişiklikler gösterdiğini kanıtlamıştır.”
Artüz, kanalizasyon projelerinin bu parametreler üzerine dayandırılmış olmasından dolayı İstanbul’un atıksu sorunun bugünkü kanserleşmiş durumuna geldiğini belirtiyor.
ATIKSULAR BUGÜN NASIL ARINDIRILIYOR?
Artüz İstanbul Kanalizasyon Projesinin geçmişten bugüne nasıl geldiğini şöyle anlatıyor: “İstanbul Kanalizasyon projesinin (CAMP TEK SER- DAMOC) tartışıldığı 70’li yıllarda avan projede yeterli arıtma tesisleri öngörülmüştü. Ancak sonrasında yapılan revizyon ile, koleksiyon yani toplama anlamından gelen “kolektör” kelimesi, yani toplayıcı kanallar İstanbullulara “arıtma” olarak lanse edildi.
Merak edenler, bu tartışmaları o senelerin CBT eklerinde inceleyebilir. Gerçekte ise, İstanbul atıksuyunun ve buna ek olarak toplayıcı kanallar (kuşaklama kolektörleri) aracılığı ile Haliç’in kirletici unsurlarının tümü, neredeyse hiç bir arıtmaya tabi tutulmaksızın Marmara Denizi’ne ‘derin deniz deşarjı’ adı altında basılıyor.”
Artüz, İSKİ sitesinde yer alan rakamlara dayanarak bugünkü durumu şöyle özetliyor:
“Atıksu hesaplaması genelde kabaca şebekeye verilen su miktarı baz alınarak yapılıyor. İSKİ rakamlarına göre bu miktar yaklaşık 2.5 milyon m3/gün. Her ne kadar yeraltı suları gibi bu rakamı yükselten etkenler olsa da, biz de bu rakamı baz alalım. Büyük bir iyi niyetle biyolojik arıtma tesislerinin maksimum kapasiteleri üzerinden bir hesap yapalım; araya karışmış olan içme suyu arıtma tesislerini elediğinizde;
ATAKÖY ATIKSU BİYOLOJİK ARITMA TESİSİ — Tesisin Kapasitesi : 7,650 m3/gün
TUZLA ATIKSU BİYOLOJİK ARITMA TESİSİ — 150,000 m³/gün (planlanan)
PAŞAKÖY ATIKSU İLERİ BİYOLOJİK ARITMA TESİSİ — 125.000 m3/gün
TERKOS ATIKSU İLERİ BİYOLOJİK ARITMA TESİSİ — 1,730 m³/gün
BAHÇEŞEHİR ATIKSU BİYOLOJİK ARITMA TESİSİ — 7,400 m³/gün
Yani toplamda; 291,750 m3/gün kadar atıksu arıtılıyor. Şebekeye verilen su ne kadardı? 2.5 milyon m3/gün.”
İSKİ Basın Müdürlüğ’nün 25 Temmuz tarihinde gazetemize gönderdiği rapora göre yukarıdaki biyolojik ve ileri biyolojik arıtma tesislerine ilaveten Çanta (1.600 m3/gün), Gümüşyaka (1.700 m3/gün), Ömerli (500 m3/gün); Kömürlük (125 m3/gün), Sahilköy (150 m3/gün) ve Yeniköy (150 m3/gün) Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisleri de 2008 yılında devreye girmiş bulunuyor.
İSKİ AÇIKLAMASI
İSKİ Basın Yayın Müdürü Ahmet Öz ise bütün bu çalışmaları insanların kafalarını karıştırmaya ve bulandırmaya yönelik değerlendirmeler olarak niteliyor.
Öz’e göre biyolojik arıtma tesislerinin yanı sıra Üsküdar (kapasitesi 78 bin m3/gün), Büyükçekmece (155 bin m3/gün), Kadıköy (833 bin m3/gün), Küçükçekmece (354 bin m3/gün), Küçüksu (640 m3/gün), Yenikapı (864 bin m3/gün), Baltalimanı (625 bin m3/gün) ön arıtma tesislerinin İstanbul’un atıksularının %85’inin arıttığını söylüyor.
Öz bu rakamın 1990’larda %9 civarında seyrettiğine dikkat çekiyor. Haliç başta olmak üzere pek çok bölgede canlı sayısında artış olduğunu belirten Öz, açılan plajların uygulamaların ne kadar başarılı olduğunun somut kanıtı olduğunu ileri sürüyor.
TURMEPA NE DİYOR
8333 kilometrelik sahil şeridini kapsayan bir alanda denizleri temizleme/yaşatma amacı ile kurulmuş olan DenizTemiz Derneği (TURMEPA- Turkish Marine Environment Protection Association) Genel Sekreteri Levent Ballar da Artüz ile aynı fikirde:
“Türkiye’nin en büyük ili olan İstanbul’da sadece 5 adet düşük kapasiteli biyolojik arıtma tesisi var, gerisi ise ön arıtma; o da sadece katı atıkları tutmaya yarar; diğer tüm tehlikeli atıklar denize geri veriliyor.”
İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden Yrd.Doç.Dr.Ahsen Yüksel, Marmara’nın bir iç deniz olmasına karşın, boğazlar yoluyla Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki kirlilik yüklerinin geldiğini söylüyor.
1996 yılından bu yana İstanbul kanalizasyonunun İstanbul ve çevresine verdiği etkiyi ekibiyle birlikte araştıran Yüksel, İstanbul bölgesinde sadece 300’e yakın noktadan kaliform ve bakteriyel kirlilik ile ilgili parametrelere baktıklarını ve bu araştırmanın sonuçlarına dayanılarak, İstanbul kıyılarında insan kaynaklı deşarjların yok edilmesine çalışıldığını vurguluyor.
ÖN ARITMA YETERSİZ
Artüz, “ön arıtma” düzeninin nasıl çalıştığını şöyle açıklıyor:
“Ön arıtma pompalara ve atık suyu taşıyacak boru sistemlerine zarar gelmesini önlemek amacı ile, pis sudaki iri maddeleri ve görülebilir yüzen cisimlerin bir çoğunu ayırmak üzere kullanılan ve 2 cm ile 7.5 cm arasında değişen, aralıklı çubuklardan ibarettir”.
Boğaz dibine bırakılan ön arıtmadan geçen atıksuların gerçek anlamda herhangi bir arıtmaya uğramadığına dikkat çeken Artüz, “İstanbul Kanalizasyon Projesi Master Plan Revizyonu” projesinde de ön arıtmanın yeterli görülmediğini söylüyor.
Master Plan Revizyonu’na göre “Marmara Denizi’ne bırakılacak atıklar için bölgedeki çözünmüş oksijen miktarı ön arıtmadan sonra biyolojik arıtmaya da gerek görülmüştür.” Yani bu hali ile Boğaz’ın dibine bırakılacak pis sular, gerçek anlamda herhangi bir arıtmaya uğramayacaktır. Zaten “Ön arıtma” deyimi de, işlemin arıtılmadan önce geldiğini belirtiyor.
NORMAL BİR DENİZDE OKSİJEN
İstanbul Kanalizasyon Projesi Master Plan Revizyonu’nda ayrıca, normal bir denizde yaşam ve balıkçılık ortamının muhafazası için en az 5 mg/lt çözünmüş oksijen gerektiği şu paraf ile belirtiliyor:
“Çözünmüş oksijen değerinin 1.5-2 mg/lt’den az olması, balıkların çoğunun ölümüne sebep olacaktır. Çözünmüş oksijen yalnızca balıklar için değil, atık suların doğal olarak denizde çürüyüp, zararsız hale gelmesi bakımından da önemlidir. Ayrıca oksijensiz çürüme, hidrojen sülfür gazını meydana getirir ve bu gazın çok miktarı koku yarattığı gibi balıklara da zehirlidir. Doğal çözünmüş oksijen seviyesi 5mg/l’den az ise, atık su deşarjının bu seviyeyi %10’dan fazla azaltmasına müsaade edilmemelidir. Çözünmüş oksijen hiçbir şekilde 2mg/l’den az olmamalıdır.”
Artüz, çevre mevzuatında belirtildiği üzere alıcı ortamda 5mg/lt altında suda erimiş oksijenin bulunması durumunda herhangi bir şekilde deşarjın mümkün olmadığını söylüyor. Ekibiyle birlikte yürüttüğü araştırmada yaptıkları ölçümlerde şu sonuçları aldıklarını belirtiyor:
“Marmara Denizi’nde de alt su tabakasında (deşarjların yapıldığı tabaka) suda erimiş oksijen hiç bir zaman 3.5mg/lt üzerinde olmadı. Gerçekte bu deşarjlar çevre mevzuatına göre suç teşkil ediyor. Ve sorumluluk da en büyük mülki amirde. Bir ikinci unsur da, İstanbul’un bu uygulaması neredeyse tüm kentlere de kötü örnek oldu, şimdi önüne gelen atıklarını ben “derin deniz deşarjı” yapıyorum diye arıtmaksızın denize basıyor.Cumhuriyet / Bilim ve Teknik
 Yazılarla İlişiki Seçenekleri |